Ferhan Başar
Kayıp Terazi: Asgari Ücretin Aritmetiği
01 Temmuz 2026, Çarşamba
Saat sabahın altısı. Soğuk su, ucuz sabun, aceleyle giyilen aynı tulum. Adam mutfağa girer, tezgâhın üstünde bir hesap makinesi yoktur ama zihninde her gün aynı çarpım tablosu döner: maaş günü ne zaman, kira ne zaman, faturalar ne zaman. Eşi hâlâ uykuda iki çocuğun nefesini dinler, sonra sessizce kapıyı çeker. Otobüs durağına yürürken cebindeki telefonun ekranında bir haber başlığı parlar: “Asgari ücret 28 bin 75 TL.” Adam gülümser. Acı bir gülümseme. Çünkü o, bu rakamın ne anlama geldiğini herkesten daha iyi bilir.
Aynı saatlerde, Ankara’da klimalı bir salon. Masa uzun, cilalı, üzerinde su şişeleri ve dosyalar. On beş kişi oturuyor: beşi devlet, beşi işveren, beşi işçi sendikası temsilcisi. Birinin koluna bakıyoruz, saati pahalı. Bir başkasının cebinde makam aracının anahtarı duruyor. Konuşuluyor, rakamlar havada uçuşuyor: enflasyon sepeti, refah payı, rekabet gücü. Kimse acele etmiyor, çünkü kimsenin akşam eve dönüşünde bu rakamla bir hesaplaşması yok.
İki sahne, aynı ülke, aynı an. Biri kararı yazıyor, diğeri kararı yaşıyor. Bu yazı, o iki sahne arasındaki mesafeyi, ve o mesafenin arkasındaki aritmetiği açıyor.
— ✦ —
Tabloyu Kuralım
TÜRK-İŞ’in Haziran 2026 verileri önümüzde duruyor, çıplak ve itirazsız:
Asgari ücret: 28.075 TL
Dört kişilik ailenin açlık sınırı: 35.759 TL
Yoksulluk sınırı: 116.478 TL
Bekâr çalışanın yaşama maliyeti: 46.248 TL
Adam asgari ücretle çalışıyor. Eşi çalışmıyor, çünkü iki çocuk var, biri henüz okula gitmiyor, kreş parası zaten maaşın üçte birini yer. Yani hanede tek gelir kaynağı var: 28.075 TL. Açlık sınırı (sadece gıda, sadece tabaktaki yemek) ise 35.759 TL.
Daha ilk satırda, daha sofraya oturmadan, adam zaten 7.684 TL açık veriyor. Bu, kira yok, elektrik yok, su yok, doğalgaz yok, giyim yok, ulaşım yok, sağlık yok, eğitim yok demeden önceki açık. Sadece ekmek, sadece et, sadece süt. Sadece hayatta kalmak.
Yoksulluk sınırına gelince, tablo daha da acımasızlaşıyor: 116.478 TL. Adamın maaşı, bu rakamın yüzde 24’üne denk düşüyor. Asgari ücretli bir işçi, insan onuruna yaraşır bir yaşamın dörtte birini bile kazanamıyor. Geri kalan dörtte üç nereden gelecek? Borçla. Ek işle. Çocuğun erken yaşta çalışmaya başlamasıyla. Ya da hiçbir yerden, sadece eksiltmeyle: et haftada bir, meyve bayramda, kışlık mont üç yıl aynı.
Bu, “geçinmek” değil, eksiltilmiş hayatta kalma sanatıdır.
— ✦ —
Mağarada Yaşamak
Açlık sınırı, adının aksine sadece tek bir kalemi ölçüyor: gıda. Adamın evi var, ama açlık sınırı o evi tanımıyor. Kirası var, faturası var, ama rakam bunları görmüyor. Çocukları okula gidiyor, ama kitap parası, harçlık, servis ücreti yok sayılıyor. Devlet, resmi bir belgeyle, her ay düzenli olarak, bir ailenin “ölmeden beslenme” maliyetini ilân ediyor ve bu maliyeti bile asgari ücretle karşılayamayan milyonlarca hane var.
İlginç olan şu: TÜRK-İŞ’in kendisi de bu sınırın bir ücret düzeyi olmadığını söylüyor. Resmi kurum bile “bu rakamı maaş olarak okumayın” diyor, ama gerçekte milyonlarca hanenin tek geliri bu maaş. Devlet bir yandan “bu sınırı baz almayın” derken, öbür yandan asgari ücreti bu sınırın çok altında belirliyor. İki söylem arasındaki boşlukta, her sabah saat altıda kalkan, soğuk su ile yıkanan, çocuğunun gözüne bakamayan milyonlarca insan yaşıyor.
Kur’an’da rızık meselesi sıkça hatırlatılır, ama asla “kendi başının çaresine bak” anlamında değil; toplumsal bir sorumluluk, bir adalet ölçüsü olarak:
وَفِي أَمْوَالِهِمْ حَقٌّ لِلسَّائِلِ وَالْمَحْرُومِ
“Mallarında, isteyen ve mahrum olan için bir hak vardır.”
(Zârîyât, 51:19)
Burada “mahrum” kelimesi tam da bu tabloyu tarif ediyor: isteyip de alamayan değil, hakkı olduğu hâlde ona ulaşamayan. Asgari ücretli işçinin hanesi, bu ayetin tam ortasında duruyor.
— ✦ —
Masadakiler Kimler?
Peki bu aritmetiği kim kuruyor? Asgari Ücret Tespit Komisyonu, üç taraftan oluşan on beş kişilik bir yapı: devlet temsilcileri, işveren temsilcileri (TİSK üzerinden) ve işçi sendikası temsilcileri (TÜRK-İŞ üzerinden). Oylama çoğunlukla belirleniyor, devlet temsilcilerinin ağırlığı genellikle belirleyici oluyor.
Burada ironi şu: masada oturan hiçbir tarafın geçim koşulu, belirlenen rakamla doğrudan bağlı değil. Bürokratın maaşı ayrı bir skalada, sosyal güvencesi, lojman ya da konut yardımı, sağlık hizmeti zaten güvence altında. İşveren temsilcisi zaten patron sınıfının sözcüsü. Sendika temsilcisi bile, masaya oturma yetkisiyle, ortalama bir işçiden farklı bir konuma geçmiş durumda. Yani “işçiyi temsil eden” tek ses bile, fiilen işçinin günlük yaşadığı aritmetikten korunmuş.
Bu, klasik bir temsil paradoksu: kararı verenler, kararın sonucunu yaşamıyor.
— ✦ —
Görünmeyen Maliye
Masadan eve değil, devletin bütçesine bakalım. Asgari ücretli bir işçi market alışverişinde KDV’nin tamamını öder, hiçbir istisnası yoktur. Maaşından SGK ve vergi kesintisi doğrudan, peşin, itirazsız yapılır. Bordro netinde gördüğü rakam, gerçek geliridir, fazlası yoktur.
Buna karşılık, üst gelir ve sermaye katmanında işleyen başka bir sistem var: şirket araçları “temsil gideri” olarak vergiden düşülebilir, amortisman yoluyla bina ve ekipman yatırımları yıllara yayılarak vergi matrahından indirilir, belirli yatırım ve ihracat faaliyetleri için vergi teşviki ve istisnası uygulanır. Tatil, temsil aracı, hatta bazı kurumsal harcamalar bile gider kalemi olarak yazılabilir.
Bunların hiçbiri yasa dışı değil, çoğu yürürlükteki mevzuatın parçası. Mesele yasallık değil, mimari: bir tarafta hiçbir gider, hiçbir istisna, hiçbir erteleme tanımayan dümdüz bir kesinti sistemi; diğer tarafta esneme payı, erteleme, indirim ve teşvikle dolu bir labirent. Asgari ücretli bu labirente giriş izni bile olmayan biri.
İki ayrı maliye dili konuşuluyor aslında. Biri “brüt-net” dili: basit, şeffaf, kaçışsız. Diğeri “matrah-istisna-amortisman” dili: karmaşık, uzman gerektiren, sadece belirli bir sınıfın erişebildiği bir jargon.
— ✦ —
Kayıp Terazi
Kur’an’da adalet kavramı, sadece niyet değil, ölçü ve tartıda denklik olarak da işlenir:
وَأَقِيمُوا الْوَزْنَ بِالْقِسْطِ وَلَا تُخْسِرُوا الْمِيزَانَ
“Tartıyı adaletle tutun ve teraziyi eksik tutmayın.”
(Rahmân, 55:9)
İki ayrı dilin, iki ayrı tartının aynı toplumda işlemesi, bu ayetin tam karşıtı bir manzara kuruyor: terazi bir tarafa kaçık. Zârîyât süresindeki “mahrum” ile Rahmân süresindeki bu uyarı, aslında aynı manzaranın iki ucu: bir tarafta hakkı alınamayan, diğer tarafta terazisi kasıtlı ya da kasıtsız eksik tutulan bir düzen.
Ama bu kayıp terazi, kalıcı değil. İnanırız ki bu dünyada eksik tartılan, öte tarafta yeniden ve tam olarak tartılacak. İki sahnedeki insanların imtihanı da farklı: mutfaktaki adam sabırla sınanıyor, her ay yeniden eksilen sofrayla, sesini çıkarmadan taşıdığı yükle. Masadaki ise kul hakkıyla sınanıyor, terazinin ipini elinde tutmak ile o teraziyi adaletle kullanmak arasındaki farkla. Biri sabırını hesap verir, diğeri elindeki yetkiyi. Ve her hesap, bir gün mutlaka görülecek; ne sabır karşılıksız kalacak, ne de eksik tutulan terazinin hesabı sorulmadan geçecek.
— ✦ —
Sahneler Yeniden Kesişirken
Komisyon toplantısı biter, masa dağılır, herkes makam aracına biner. Mutfaktaki kadın hâlâ tencerenin başında, haber bitmiştir, yeni asgari ücret ekranda yazar. Çocuklardan biri “baba bugün okulda gezi vardı, param yetmedi gitmedim” der. Adam hiçbir şey söylemez, sadece başını çevirir. Çünkü söylenecek söz yok; rakamlar zaten her şeyi söylemiş. Ama o, bu sahnenin son sahne olmadığını da biliyor.
Bu hane, istisna değil. Bu hane, ülkenin ortalaması. İki sahne arasındaki mesafe, sadece coğrafi değil. Biri terazinin hangi tarafında durduğunu hiç düşünmeden tartıyor, diğeri terazinin eksik tuttuğu tarafta, her ay yeniden tartılıyor.
Soru artık açlık sınırının ne olduğu değil.
Soru şu: bu kayıp terazi, bir gün yeniden bulunacak mı? Yoksa bu hesaplaşma, ancak öte tarafta mı görülecek?


