Ferhan Başar
Gönlümün Medine'sine Mus'ab Lazım
Hicretin ilk yılları... Mekke'nin tozu daha üstlerinden düşmemiş bir avuç insan, Medine sokaklarında dolaşıyor. Birinin elinde ipek yok artık, üstünde yamalı bir aba var. Ama yüzünde öyle bir ışık var ki, Medineliler ona bakınca “bu adam kimin nesi” diye soruyorlar.
Mus'ab bin Umeyr.
Mekke'nin en güzel giyinen genci. Elbisesi Yemen'in en ince kumaşından, üzerine sürdüğü koku sokağa ondan önce girerdi; annesi onu her sabah özenle hazırlar, saçını bir kraliçe titizliğiyle tarardı. İtibarın, malın, güzelliğin üzerine kurulu bir hayatın tam ortasında doğmuş biri. Elinde ne olsa vardı. Ve o, elindeki her şeyi bir kenara koyup Allah'ı ve Resûlü'nü seçti. Medine'ye elçi olarak gönderildiğinde arkasında ne bir ordu ne bir güç vardı — sadece bir gönül vardı, ama o gönül öyle bir şeye dokunuyordu ki koca bir şehir sıçrıyordu.
Sıçrıyordu.
İşte bütün mesele bu kelimede saklı: sıçramak. Bir şeyin öteye geçmesi, bir kıvılcımın komşu tenekeye atlaması, bir sesin duvarları aşıp öbür odaya ulaşması.
— ✦ —
Şimdi kendi odamıza dönelim.
Yan odada evladımız var. Duvarın arkasında komşumuz. Karşıda esnaf, her gün selamlaştığımız. Ve geceleri yan yana yattığımız eşimiz — belki otuz yıldır aynı yastığa baş koyduğumuz insan.
Sorarım: onlara ne sıçrattık?
Mus'ab'ın Medine'ye taşıdığı neydi — bir söz müydü, bir davranış mıydı, yoksa sadece bir hâl miydi? Belki üçü de. Ama bizim yan odaya, duvarın öbür tarafına, karşı dükkâna taşıdığımız şey ne? Günün yorgunluğu mu? Şikâyetin tortusu mu? Yoksa sadece sessizlik mi — hiçbir şeyin sıçramadığı, her şeyin kendi odasında, kendi telaşında tükendiği bir sessizlik mi?
Eşimizle yan yana yattığımız o son on dakikada ne konuşuyoruz? Yarın ne yapacağız, şu fatura ne olacak, çocuğun okulu, işin stresi... Bunların hepsi meşru, hepsi hayatın gerçeği. Ama içlerinde Allah'ın adı hiç geçmiyor mu? O'nun rızası hiç masaya gelmiyor mu?
— ✦ —
Mus'ab'ın hikâyesindeki en çarpıcı şey, imkânının çokluğu değil, o imkânı harcadığı yerin pahalılığıdır. Elinde ne kadar az kalırsa kalsın, en değerli yere yatırdı. Bizse tam tersini yapıyoruz: elimizdeki azıcık zamanı, azıcık sözü, azıcık dikkati — en ucuz yere, en geçici yere harcıyoruz.
Ve sonra şaşırıyoruz: neden evimiz bir sıçrama merkezi değil de, sadece bir durak gibi? Neden yan odadaki evlat bizden bir hâl değil, sadece bir düzen mi, bir kural mı devralıyor?
Cevap acı ama nettir: çünkü kurduğumuz şey bir bina değil, bir yığındır. Tuğlalar üst üste dizilmiş — ama aralarında harç yok. Harç, niyettir; ama niyet tek başına yetmez. Niyet bir andır, bir kere söylenir, bir kere edilir. Hâl ise öyle değildir — hâl, o tuğlanın içinde hep durur, hep taşır.
Harç, niyet değildir. Harç, hâldir. Bir kere kurulan değil, sürekli taşıyan; göstermek için değil, içeride yaşandığı için orada duran bir hâl.
Niyet tuğlayı koyar. Hâl, duvarı ayakta tutar.
Harçsız duvar ayakta durur — ta ki biri ona yaslanana, ya da bir rüzgâr çıkana kadar.
— ✦ —
Rasûlullah (sav), Mus'ab'ın cenazesinde ona örtecek bir kumaş bile bulamadığında, ayaklarını izhir otuyla örttürmüştü. O kadar imkânı olan adam, en fakir hâliyle toprağa verildi. Ama o gün orada duranlar biliyordu ki — Mus'ab'ın bıraktığı, kumaş değildi.
Bir şehir bıraktı. Bir nesil bıraktı. Dokunduğu her ev, ondan sonra kendi çocuğuna aynı şeyi sıçratmaya devam etti.
Bizim yan odamız, o zincirin neresinde duruyor acaba?
— ✦ —
Belki de mesele budur: hâlimiz yok, çünkü hâl istemedik. Niyet ettik, söz verdik, tuğlayı koyduk — ama içine harç dökmeyi hep sonraya bıraktık. Yan odaya, duvarın arkasına, karşı dükkâna sirayet edecek bir şeyimiz yok, çünkü içimizde sıçrayacak bir şey yok.
Halimiz yok vesselam...
Çünkü insan ardında servet bırakmaz; hâl bırakır.
Mus'ab bin Umeyr'in kabri başında toplananlar, bir adamın imkânlarına ağlamadı. Onun hâline imrendi.
Belki de önce şu soruyu sormalıyız: bu duvar dışarıda mı, yoksa göğsümüzün içinde mi? Çünkü dışarıya sıçramayan hiçbir şey, önce içeride susmuştur.
Bizim kabrimiz başında kim, neye imrenecek?

Gönlümün Medine'sine Mus'ab Lazım

Ferhan Başar yazdı...
KULAĞA GELEN SELÂ, KADİM RUH - KALPTEKİ KIYAM

Hevanın Putu, Zannın Kılıcı

Ferhan Başar yazdı... Gemi Boğaz'dan geçmedi ama Kaptan Martin geliyor!

Kayıp Terazi: Asgari Ücretin Aritmetiği

AŞURA
