Ferhan Başar
AŞURA
28 Haziran 2026, Pazar
Mutfaklar bu gece daha geç söner. Ocaklarda büyük tencereler kaynar, buğday şişer, kuru üzüm dipte döner, nohut yüzeye çıkar. Bir kadın kazanın kapağını kaldırır, buharın içinden geçmişin kokusu yükselir. Bu koku sadece tatlı değildir. Bu koku, asırların taşıdığı bir hafızadır.
Çünkü yarın 10 Muharrem’dir. Aşura.
Biz, kazanın içine hangi mucizeleri, hangi şehadetleri, hangi isimleri koyduğumuzu çoğu zaman bilmeden kaşığı çeviririz.
— ✦ —
- Bereket ve Kurtuluş
Aşura, önce bir kurtuluş günüdür. Hz. Nuh’un gemisi kırk günlük tufanın ardından Cûdî Dağı’nın zirvesine oturduğunda, gemideki son erzaklar bir kazanda birleştirilmiş, aç kalan insanlık ilk aşureyi o gün içmiştir. Sonra Hz. Musa, Firavun’un ordusundan kurtulduğu gün şükür orucu tutmuştur. Hazreti Peygamber, Medine’ye geldiğinde Yahudilerin bu günde oruç tuttuğunu görmüş, “Musa’ya sizden daha yakınım” buyurarak bu orucu üstlenmiştir (Buhârî, Savm, 69). Ramazan’dan sonra en faziletli oruç, Allah (c.c.)’ın ayı Muharrem’de tutulan oruçtur (Müslim, Sıyâm, 202).
Buraya kadar her şey bereket, her şey kurtuluş, her şey şükürdür.
Aşura’nın ikinci katmanı çok daha ağırdır.
— ✦ —
- Kan ve Matem
Aynı tarih, hicrî 61 yılında, Kerbela çölünde başka bir hikâye yazmıştır. Hazreti Peygamber’in reyhanı, torunu Hz. Hüseyin, yetmişten fazla Ehl-i Beyt mensubuyla, susuz, kuşatılmış, siyasi ihtirasların ortasında şehid edilmiştir. Resûlullah, “Hüseyin bendendir, ben Hüseyin’denim” buyurmuştur (Tirmizî, Menâkıb).
Bu söz sıradan bir akrabalık ifadesi değildir. Bu söz, bir neslin, bir emanetin, bir hattın tarif edilişidir.
Aşura aynı anda iki şeyi taşır. Kurtuluşun sevincini ve bedelin ağırlığını. Bereketi ve matemi. Tatlı aşureyi ve kanın hafızasını.
Biz bugün kazanı kaynatırken, hangisini hatırlıyoruz?
— ✦ —
Bir İsmin Yükü
Hz. Hüseyin, çatışmaya girmeden önce kadınları ve çocukları kızkardeşi Zeynep ile hasta oğlu Zeynelabidin’e emanet etmişti. Kılıçlar Kerbela’da sustuğunda, geride sadece çadır enkazı ve susuzluktan ölmüş bedenler kalmadı. Zeynelabidin, savaşacak gücü olmadığı için babası tarafından çadırda tutulmuştu, ve şimdi bu emanetin tek taşıyıcısıydı.
İkisi de esir alındı, Kûfe’den Şam’a sürüldüler. O yolculukta sustular mı? Hayır. Her durakta, her meydanda, Yezid’in ordusunun o gün işlediği ihaneti Müslümanlara anlattılar. Hakikati gömülmeye bırakmadılar.
İşte bu yüzden Hz. Hüseyin’in soyundan gelenlere sonradan “Hüseynî” denildi. Bu sadece bir kan bağının adı değildir. Bu, bir görevin adıdır: sahip çıkmak ve anlatmak. Zeynep’in ve Zeynelabidin’in Kerbela’dan Şam’a yürürken yaptığı şey, tam olarak budur.
Asırlar boyunca bu Hüseynî nesli coğrafyalara, dünyanın her yerine yayıldı. Bir kolu Horasan üzerinden Orta Asya’ya, Buhara’ya ulaştı. Yüzyıllar sonra da Çanakkale’ye.
Burada bir nesep zinciri var, ve bu zincir Aşura’nın unutulmaması için canlı bir tanıklık taşır.
Mehmed Zahid Kotku Hocaefendi’nin talebesi ve damadı Mahmud Es’ad Coşan Hocaefendi’nin evladı, 2 Haziran 1963’te dünyaya gelmiştir. Miladi tarih sıradan görünür. Hicrî karşılığı ise tam olarak 10 Muharrem 1383’tür. Aşura günü.
Dedesi Mehmed Zahid Kotku Hocaefendi, ona “Muharrem Nureddin” ismini vermiştir. Sadece bir isim değil, doğduğu günün tarihî hafızasını taşıyan bir emanet olarak.
Bu hattın son taşıyıcısı da, adıyla da soyuyla da Hüseynî’dir. Zeynep’in ve Zeynelabidin’in Kerbela’dan Şam’a yürürken üstlendiği o görevi, sahip çıkmayı ve anlatmayı, bugüne taşıyandır.
Düşünelim. Kerbela’da bir gün kanla mühürlendi. Asırlar sonra, aynı takvim günü, bu sefer bir doğumla, bir isimle geri döndü. Şehadetin günü, bir neslin sürdüğünün ispatı oldu.
Bu bir tesadüf değildir. Bu, hafızanın kanla, isimle, nesille taşınmasının somut delilidir.
— ✦ —
Sahiplenme ve Sorumluluk
Burada bir yanılgıya kapılmayalım. Emanet bir soyda toplanmış, bir aileye hapsolmuş değildir. Rasûlullah’ın neslinden gelmeyen binlerce insan da bu emanetin hakkını vermiş, sahip çıkmış, anlatmıştır. Nesep bir işarettir, bir tekel değildir.
Şimdi soralım. Bizim elimizde nasıl bir emanet var?
Bizim elimizde zaten Peygamber’in emaneti var: Kur’an ve Sünnet. Ve Hüseynî silsiledeki nasibimiz de var, çünkü Aşura’nın öğrettiği sahip çıkma ve anlatma görevi sadece bir aileye değil, bütün ümmete miras kalmıştır.
Mesele kimin soyundan geldiğimiz değildir. Mesele, elimizde olana kıymet verip vermediğimizdir.
Allah (c.c.) emaneti göklere, yere, dağlara teklif etmiş, onlar bu yükü taşımaktan çekinmiş, korkmuşlardır. İnsan ise bu emaneti yüklenmiştir.
إِنَّا عَرَضْنَا الْأَمَانَةَ عَلَى السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَالْجِبَالِ فَأَبَيْنَ أَنْ يَحْمِلْنَهَا وَأَشْفَقْنَ مِنْهَا وَحَمَلَهَا الْإِنْسَانُ إِنَّهُ كَانَ ظَلُومًا جَهُولًا
“Biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler, ondan korktular. Onu insan yüklendi. Doğrusu o çok zalim ve çok cahildir.” (Ahzâb, 33/72)
Bu ayet bize hatırlatır ki emanet sadece soy değildir. Emanet, taşıyabileceğimizden daha büyük bir sorumluluktur, ve biz bunu gafilce taşımayı kabul etmişizdir.
Kerbela’nın kanı kurudu. Hz. Nuh’un gemisi çürüdü. Hz. Musa’nın denizi kapandı. Ama emanet kurumadı, çürümedi, kapanmadı. O hâlâ elimizde.
Kıymetini bilelim. Yolda bulunalım.

