Ayhan Özmekik
Hormonlu İtibarın Ömrü Kısadır
17 Eylül 2026, Perşembe
Düşmanlarınızla oturup kalkan, sizin dostunuz olamaz!
Hormon yalnızca sebze ve meyveyi bozan, onları olduğundan büyük gösteren bir müdahale değildir. Hormonlu itibarlar, hormonlu şöhretler ve hormonlu kahramanlar da vardır. Bunların tamamı yapay, zararlı ve kısa ömürlüdür. Verdikleri zarar da önce kendilerine, ardından çevrelerine dokunur.
Çünkü hakikatin er ya da geç ortaya çıkmak gibi değişmeyen bir huyu vardır. Akıbet ise hiçbir zaman hormon kabul etmez.
Hangi zalim, zelil olmadan bu dünyadan göçüp gitti?
Kim, başkası için kazdığı kuyuya düşmekten kurtuldu?
Yalan üzerine inşa edilen hangi saltanat sonsuza kadar ayakta kaldı?
Hangi ihanet, sahibinin yanına kâr kaldı; hangi hain gerçekten iflah oldu?
Millet kime hangi değeri vermişse o değer onda kalmıştır. Kimse de onu zorla elinden alamamıştır.
Değerli dostlar;
Yedi yaşımdan bu yana birçok sivil toplum kuruluşunun içerisinde yer aldım. İlçemde, üniversite yıllarımda ve hayatımın sonraki dönemlerinde; iyiliği, güzelliği ve adaleti hâkim kılabilmek için gece gündüz çalıştım.
Ortak akla, liyakate ve istişareye daima önem verdim. İnsanları dışlayan, ötekileştiren veya küçümseyen bir anlayışın tarafı olmadım. Yeniden Büyük Türkiye idealine ve dünyanın daha adil bir düzene kavuşabileceğine inandım. Bütün çalışmalarımızı da bu inançla yürüttük.
Amerika’ya geldiğim günden bu yana geçen yirmi yıl içerisinde çeşitli sivil toplum kuruluşlarının kuruluşuna öncülük ettim, birçok önemli etkinliğe imza attım ve toplum hayatına çok sayıda insanın kazandırılması için gayret gösterdim.
Fakat hayat her zaman insanın arzu ettiği şekilde ilerlemiyor.
Siz insanlara ne kadar değer verirseniz verin, bazıları size yalnızca ihtiyaç duydukları sürece yakın duruyor. İşleri bittiğinde dostlukları da bitiyor. Daha acısı ise haksızlık karşısında susanların, haklının değil güçlünün yanında saf tuttuğunu görmek oluyor.
Muhammed İkbal’in, “Ben yolu sormuyorum, arkadaş arıyorum” sözünde ifade edilen samimi yol arkadaşlığının yerini şahsi hesaplara; kurumsal anlayışın yerini nepotizme ve kişisel sadakat ilişkilerine bıraktığı bir zeminde kalmak, bugüne kadar savunduğum hiçbir değerle bağdaşmazdı.
Kula kulluk etmediğim, haksızlık karşısında eğilmediğim için birçok bedel ödedim. İftiralara uğradım. İnsanlar fişlendi, masum kişiler üzerinden bizleri karalamaya yönelik kampanyalar yürütüldü.
Fakat beni asıl üzen, hakkımda söylenenler değildi.
Beni yaralayan; bütün bunlar yaşanırken hakikati bilenlerin susması, haksızlığı görenlerin başını çevirmesi ve herkesin güçlü görünenin yanında yer almak için yarışmasıydı.
İnsanı en çok düşmanlarının tavrı değil, dost bildiklerinin tercihi yaralıyor. Yıllarca savunduğunuz, desteklediğiniz ve değerlerini yükseltmek için çabaladığınız insanları, size karşı açıkça hasmane tavır sergileyenlerle yan yana görmek kolay değil.
Fakat sonra aklıma siyasi düşünce dünyamızın şekillenmesinde büyük yeri olan Erbakan Hocamız geliyor.
Onu terk edenler, arkasından konuşanlar ve sırtından vuranlar da en yakınında bulunan insanlar değil miydi?
Hazreti Yusuf’u kuyuya atanlar yabancılar değil, kendi kardeşleri değil miydi?
Kabil, kardeşi Habil’i büyük bir kıskançlık, haset ve öfke yüzünden öldürmedi mi?
Demek ki ihanet, çoğu zaman uzaktan gelmiyor. En ağır darbeler, insanın en güvende hissettiği yerden geliyor.
Martin Luther King’ e atfedilen o çarpıcı ifadede anlatıldığı gibi:
“Sonunda düşmanlarımızın sözlerini değil, dostlarımızın sessizliğini hatırlayacağız.”
Önümüzde yine bir Birleşmiş Milletler haftası var. Burada birtakım ilkesiz ve garip birlikteliklere yeniden şahit olacağız. Dün başka konuşanların bugün kimlerle yan yana geldiğini, hangi değerleri hangi hesaplar uğruna terk ettiğini göreceğiz.
Biz kavga etmeyeceğiz; fakat unutmayacağız.
Göreceğiz, düşüneceğiz ve not edeceğiz.
Sözlerimi, “Kral, Fakir İhtiyar ve Beyaz At” hikâyesiyle tamamlamak istiyorum.
Beyaz Atın Hikâyesi
Vaktiyle küçük bir köyde yaşayan fakir ve yaşlı bir adam varmış. Fakirliğine rağmen kral bile onu kıskanırmış; çünkü dillere destan güzellikte beyaz bir atı varmış.
Kral, bu at karşılığında ihtiyara neredeyse hazinesinin tamamını teklif etmiş. Fakat ihtiyar atını satmaya hiçbir zaman yanaşmamış:
“Bu benim için yalnızca bir at değil, aynı zamanda bir dosttur. İnsan dostunu satar mı?” dermiş.
Bir sabah köylüler uyandıklarında atın yerinde olmadığını görmüşler. Hemen ihtiyarın başına toplanmışlar:
“Sana söylemiştik! Bu atı sana bırakmayacakları belliydi. Krala satsaydın ömrünün sonuna kadar rahat yaşardın. Şimdi ne atın kaldı ne de paran!”
İhtiyar sakin bir şekilde cevap vermiş:
“Karar vermek için acele etmeyin. Bildiğimiz tek gerçek, atın burada olmadığıdır. Bunun bir talihsizlik mi yoksa bir fırsat mı olduğunu henüz bilmiyoruz. Çünkü bu olay daha başlangıçtır; arkasından ne geleceğini kimse bilemez.”
Köylüler ihtiyarla alay etmişler.
Aradan on beş gün geçmeden beyaz at geri dönmüş. Meğer çalınmamış; dağlara gitmiş. Dönerken de peşine on iki vahşi at takıp getirmiş.
Köylüler yeniden ihtiyarın yanına gelmişler:
“Sen haklı çıktın. Atının kaybolması bir talihsizlik değil, büyük bir şansmış. Şimdi koca bir at sürün var!”
İhtiyar yine aynı sakinlikle konuşmuş:
“Yine aceleyle hüküm veriyorsunuz. Bildiğimiz yalnızca atımın geri döndüğü ve yanında on iki at getirdiğidir. Bunun şans mı yoksa talihsizlik mi olduğunu henüz bilmiyoruz. Bu da hikâyenin yalnızca bir başka başlangıcıdır.”
Bir hafta sonra ihtiyarın tek oğlu, vahşi atları terbiye etmeye çalışırken attan düşmüş ve bacağını kırmış. Evin geçimini sağlayan genç, artık uzun bir süre yataktan kalkamayacakmış.
Köylüler tekrar gelmişler:
“Bu atlar yüzünden oğlun sakatlandı. Sana bakacak başka kimsen de yok. Şimdi eskisinden daha fakir ve çaresiz olacaksın!”
İhtiyar şöyle demiş:
“Siz erken hüküm verme hastalığına tutulmuşsunuz. Oğlumun bacağı kırıldı; bildiğimiz gerçek budur. Ötesi sizin yorumunuzdur. Hayat bize küçük parçalar hâlinde gelir; bir sonraki parçada ne olacağını önceden bilemeyiz.”
Birkaç hafta sonra ülkeye, kralın ordusundan çok daha güçlü bir düşman saldırmış. Kral, son bir ümitle eli silah tutan bütün gençleri askere çağırmış.
Köye gelen görevliler, ihtiyarın kırık bacaklı oğlu dışında bütün gençleri askere almışlar. Köyü büyük bir matem kaplamış. Çünkü herkes, savaşa giden gençlerin ya öleceğini ya da esir düşeceğini düşünüyormuş.
Köylüler yeniden ihtiyarın kapısını çalmışlar:
“Yine haklı çıktın. Oğlunun bacağı kırık ama en azından yanında. Bizim çocuklarımız ise belki bir daha hiç dönemeyecek. Meğer oğlunun bacağının kırılması talihsizlik değil, büyük bir şansmış.”
İhtiyar son kez şöyle cevap vermiş:
“Siz yine aceleyle hüküm veriyorsunuz. Bildiğimiz tek gerçek, benim oğlumun yanımda, sizinkilerin ise askerde olduğudur. Bunlardan hangisinin hayır, hangisinin şer olduğunu yalnızca Allah bilir.”
İşte hayat böyledir.
Bugün kayıp sandığımız şey, yarın önümüze açılan yeni bir kapı olabilir. Bugün zafer gibi görünen şey, yarın büyük bir mağlubiyetin başlangıcına dönüşebilir.
Bu nedenle hiç kimse bugünkü makamına, çevresine, yapay itibarına veya geçici gücüne güvenmemelidir.
Allah bir şeyi takdir etmişse hiçbir güç ona engel olamaz. O’nun takdir etmediği bir şeyi de hiçbir güç gerçekleştiremez.
Hormonlu itibarlar söner. Yapay kahramanlar unutulur. Yalanla kurulan saltanatlar çöker. Dost görünenlerin maskeleri düşer.
Fakat hakikat yerinde kalır.
Unutmayın:
Herkes ettiğini bulur, herkes ektiğini biçer.

Hormonlu İtibarın Ömrü Kısadır

Ümit Yenişehirli yazdı
HEDEF DEVLETİN TASFİYESİDİR
Çin neden sessiz?
Kanada'da Kızılderililere uygulanan 'Kültürel Soykırım' ve Vatikan'ın rolü
ölüm her birimizin içinde sessizce bekleyen bir misafirdir.
TÜRK OCAKLARI'NIN ALACAKARANLIK DÖNEMİ

SURİYE’DEKİ GELİŞMELER NE ANLAMA GELİYOR?

ÖCALAN’IN MUHATAP ALINMASI DOĞRU BİR TERCİH Mİ?

Sih diasporası siyaseti: Hindistan ve Kanada arasında bir beka mücadelesi

GÖLGE ETMEYİN YETER
Muazzez İlmiye Çığ ölmüş..
SAVAŞIN EŞİĞİNDE MOLDOVA

İngiltere karıştırmadan önce Filistin’de huzur vardı
