Konuk Yazar
HEDEF DEVLETİN TASFİYESİDİR
14 Temmuz 2026, Salı
Ülke gündemi bir süredir AHBAP isimli dernek ile Başkanı Haluk Levent’in yolsuzluklarıyla meşgul.
Bilindiği gibi AHBAP isimli dernek, 6 Şubat’taki deprem felaketi sonucu ön plana çıktı. Devletin yaptıklarının binde birini bile yapmamasına rağmen, kamuoyunda bütün sıkıntıları bu derneğin giderdiğine ilişkin bir intiba oluştu.
Bu derneğe teşne olanlar, propagandasını yapanlar açık açık, “Devlet deprem bölgesinde hiçbir şey yapmıyor. Ne yaparsa AHBAP ve Haluk Levent yapıyor” yalanını yaydılar.
Devlete ve devlet kurumlarına kafadan düşman olan çevreler deprem bölgesinde ne olup bittiğine dair hiçbir şey bilmemelerine rağmen bu yalanı köpürttüler.
Esasında toplumların felaket ve çöküş anlarında ortaya çıkan bu “kurtarıcılar”, sadece siyasi iktidarları hedef almıyor, bizatihi devlet kurumunu hedef alıyor.
Biz bunu 17 Ağustos 1999’daki büyük deprem felaketinde de yaşadık.
O zaman da yine birden bire Kemalist görünümlü AKUT isimli bir dernek peydah olmuştu. Devletin kapasite kullanımının kısıtlığı olduğu bir süreçte, depremin sebep olduğu hercümerç içinde bazı kamusal zaaf ve yetmezlikler bahane edilerek, “Devlet bu işi yapamıyor” algısı yaratılmak istendi.
O dönemde de yine “bütün sıkıntıları AKUT’un giderdiği” şeklinde bir intiba oluşturuldu.
Kesinlikle Türkiye gibi bir dertleri olmayan Dinç Bilgin ve Zafer Mutlu’nun yayınladığı Sabah gazetesi, doğrudan Kızılay’ı hedef alarak, “Dinozorun çadırları” manşetini atmıştı.(Gerçi ‘dinozor’ nitelemesi doğruydu. O dönemde Kızılay Başkanı Kemal Demir isimli birisiydi ve ben kendimi bildim bileli Kızılay Başkanıydı ve değiştirilmesi teklif bile edilemezdi. Allah’tan o felaketten sonra gitti.)
Dinç Bilgin grubuyla kötülük yarışması yapan Doğan Grubu da boş durmadı. Aydın Doğan’ın sahibi olduğu ve İsmet Berkan’ın başında olduğu Radikal gazetesi “YIKILDIK” manşetiyle yangına körükle gitti ve toplumda derin bir umutsuzluğa sebep oldu.
O dönemdeki benzer gayretleri Avrupa Birliği Türkiye Temsilcisi Karen Fogg’un mektuplarındaki, “Türk tarihi ile de hesaplaşmalıyız” mesajıyla birlikte değerlendirmek gerek.
Esasında gerek 1999 yılında ve bugün için gelinen nokta, Marksist solun demokratik toplumlarda bir çıkış yolu arama gayretlerinin sonucudur. Seçimler yoluyla iktidara gelemeyeceklerini bildikleri için, hiç değilse devleti baskı altına almak, kamuoyunu yönlendirmek amacıyla sivil toplum kuruluşları yoluyla bir “hegemonya alanı” yaratmayı hedeflediler.
Bu noktada Gramsci ve Althusser’in yaklaşımları belirleyici oldu.
Fakat Türkiye’de 80’li yıllarda belirleyici olmaya başlayan neo liberalizm ile sivil toplum bu kez devletin yerine ikame edilecek bir aygıt olarak sunuldu. “Devlet hantaldır. Rasyonel işlemez. Bürokrasi kendisi için çalışır” gibi genel geçer çıkarımlarla kurum olarak devlet hedef alındı ve işlevlerinin kaldırılması, hiç değilse azaltılması hedeflendi.
O dönemde “sivil toplum” efsunlu bir kavram olarak kendisini herkese kabul ettirdi. “Hegemonya alanı” yaratılmadan önce “kavram hegemonyası” yaratıldı. Bırakın “sivil toplum” kavramına karşı çıkmayı, bu kavramın içinde yer almadığı bir cümle bile kurmak ayıp karşılanıyordu.
Dolayısıyla mesele sadece Nasuh Mahruki ya da Haluk Levent’ten ibaret değildir.
Perde gerisinde daha sofistike ve sinsi bir plan vardır.
Bülent Sıvacı
HEDEF DEVLETİN TASFİYESİDİR
Çin neden sessiz?
Kanada'da Kızılderililere uygulanan 'Kültürel Soykırım' ve Vatikan'ın rolü
ölüm her birimizin içinde sessizce bekleyen bir misafirdir.
TÜRK OCAKLARI'NIN ALACAKARANLIK DÖNEMİ

SURİYE’DEKİ GELİŞMELER NE ANLAMA GELİYOR?

ÖCALAN’IN MUHATAP ALINMASI DOĞRU BİR TERCİH Mİ?

Sih diasporası siyaseti: Hindistan ve Kanada arasında bir beka mücadelesi

GÖLGE ETMEYİN YETER
Muazzez İlmiye Çığ ölmüş..
SAVAŞIN EŞİĞİNDE MOLDOVA

İngiltere karıştırmadan önce Filistin’de huzur vardı

Ulusaldan yerele: 'Dış güçler

Milli mücadelenin kahramanlarından Ali Sezai Efendi'nin acı hikayesi...
